11 Temmuz 2008 Cuma
Boyacı
- Bakar mısın! İki bira bir viski getiriver bir zahmet. Yalnız biralar iyice soğuk olsun. Buzlu bardak var mı? Hah öyle getir.
- Hayatım, bana buz gibi bir beyaz şarap getir. Güzel bir şey olsun. Bilmemne beye söyle o benim sevdiğim şarabı bilir. Ben unuttum şimdi adını.
- Birader buraya üç duble rakı getiriver. Bir de yanına çerez merez donat işte kafana göre. Ha kavun karpuz varsa onlardan da kap getir.
diye hesapsız siparişler verilirken cevaplar da:
- Tabi efem.
- Hemen efem.
- Derhal efem.
şeklinde olmakta.
Bütün bu çok serbest, bol alkollü, bol yağlı piyasa ekonomisi devam ederken kapı açılıyor. İçeri giren sistemin neferlerinden işletmeci Tolga Bey. Ardında üç adet bunlar da nerden çıktı şimdi dedirtecek cinsten, üstü başı pis boyacı. Tolga bey oldu mu şimdi! Bu adamların bu saatte burada ne işi var. Fakat boyanması gereken soyunma kabini kapıları beklemekte efem.
Tolga Bey arkasındaki boyacılara kefil olan, özür niteliğindeki gülümsemesiyle müşterilerin önünden geçip hızlıca olay yerine ulaşıyor.
- Bakın saat şimdi filanca. İki saate burası bitsin daha arka taraftaki çiti boyatacağım size. Ha bu arada fazla göz önünde dolaşmayın.
Müşteriler hemen olaya uyum sağladılar. İşi gücü bırakıp boyacılarla mı uğraşacaklar canım. Daha akşamki partiler için kızartılacak çok beyaz ten var.
Boyacılar alet edevatı hazır ederken göz ucuyla etrafı kesmeye başlıyorlar. Fakat aralarında en genç olan hiç oralı değil. Halbuki en çok onun etraftaki güzel mi güzel kızlara en iştahlı bakışları atması beklenirdi. Diğer ikisi göbek bağlamış, yaşlı adamlar. Her ikisinin de evlerinde kendilerini bekleyen karıları ve çocukları var fakat gözlerini bu hayatın şatafatından alamıyorlar. Bizim genç boyacı ise sanki felekle dalga geçer gibi boya kovasından ve fırçasından başka bir şey görmüyor.
Saatler geçiyor. Boyacılar çalışmaktan, müşteriler yatmaktan yoruluyor. Yaşlı boyacılardan biri poşetlerinden birini açıp kumanyayı, ortaya çektiği bir taburenin üstüne yığıyor. Yemek vakti gelmiş, boyacılar evden getirdikleri peyniri zeytini yiyecekler. Genç boyacı halen oralı değil. Yemekle de ilgilenmiyor. Soyunma kabinlerinden birine giriyor. Kapıyı arkasından kapatıyor. Diğer iki boyacı şaşkın. Merakla bekliyorlar genç boyacının içeride ne yaptığını öğrenmek için. İki dakika sonra soyunma odasının kapısı çıtırtılı seslerle açılıyor. Ağbilerinin donmuş bakışları altında içerde bulduğu, tam da üzerine oturan mayosuyla ve omzunda plaj havlusuyla çıkıyor bizim genç boyacı. Yaşlı boyacılar tek kelime edemiyorlar. Sadece gözleriyle takip ediyorlar havuz başına doğru yürümeye başlayan genç boyacıyı.
Genç boyacı kurşun geçirmez tavırlarla havuz başını bir baştan bir başa geçip, üzerinde havlular olan şezlongların hemen yanına kuruluyor.
- Bu Çetin beylerin torunu muydu? Hani geçen gün caddede görmedik mi?
- Yok yok bu çocuğun adı Kerem. İtü’den. Benim bir arkadaşım hoşlanıyordu sanırım bundan.
- Aaa olur mu kızım! Bu çocuk bizim yat limanındaki çocuk değil mi? Görmüştük hani geçen sefer bizim teknede güneşlenirken.
diye bir dedikodu başlıyor derinden derinden yan taraftaki kızların arasında. Derken garsonlardan bir tanesi hızlı hızlı adımlarla bizim boyacıya doğru yöneliyor. Kenardan izleyen yaşlı boyacılar kafalarını uzatıyorlar, gözleri kısılıyor, suratları sanki ekşi bir şey yemiş gibi bir hal alıyor. “Bizim çocuk şimdi mahfoldu!” diye düşünüyorlar. Fakat mayolu boyacı hiç oralı değil. Gelen garsonla bir şeyler konuşuyor gözlerini bile açmadan. Güneşlenmeye devam ediyor. Sanki her gün burada bizim boyacı, bütün hilelerini biliyor bu zengin dünyanın. Garson yine hızlı adımlarla uzaklaşıyor. Yaşlı boyacılar hala çok heyecanlı, kendilerinin de başlarının belaya gireceği endişesiyle kalpleri güm güm atıyor. Mayolu boyacı ayağa kalkıyor sonra. “Artık bu deliliğe bir son verip dönmesi ve hemen kıyafetlerini giyip hiç bir şey olmamış gibi yapması lazım ki ancak belki o zaman paçayı kurtarırız.” diye düşünüyor yaşlı boyacılar. Fakat mayolu boyacı ne yapıyor? Daha neler? Artık bunu yapamaz. Evet evet havuzun kenarına yürüyor, önce biraz geriniyor, kızların suskun ve yaramaz bakışları arasında kendini sulara bırakıyor. Suyun dibinden yüzüyor karşı tarafa kadar. Havuzun soğuk suyu boyacılığa dair ne var ne yoksa silip atıyor gencin üzerinden. Diğer taraftan çıkıyor bizim boyacı, üzerinden soğuk sular boşalıyor. Yaşlı ağabeyleri bile şüpheye düşüyor. “Bu çocuk herhalde bize oyun oynadı aylarca!” diye düşünüyorlar.
Elindeki tepside buz gibi bir bira ve dumanları tüten bir yemekle çıkageliyor bizim garson yine hızlı adımlarla. Mayolu boyacının ufak bir işaretiyle elindekileri masaya bırakıyor. Hemen yan masada duran ufak kağıdı gösteriyor genç boyacı. Yan masanın hesabına yazdırıyor yediklerini namussuz. Garson kendine fazla hakim bu tavırları sorgulayamıyor. Ekliyor sahipleri havuzdaki sezlongların hesabına birayla yemeği.
Kenardaki ağabeyleri olayı izledikçe hala gözlerine inanamıyorlar ve fakat yüzlerindeki korku dolu ifadeler yerlerini gurur dolu ifadelere bırakıyor. Sanki genç boyacı yedikçe, içtikçe onların boğazından geçiyor, kızlar onun hakkında konuşup, kıkırdadıkça sanki onlar flört ediyorlar kızlarla. Hiç kimsenin bakmadığı bir anda elindeki birayı kenardaki ağabeylerine doğru kaldırıyor bizim mayolu boyacı. Kenardakiler de elerindeki kola kutuları ile ona karşılık veriyorlar ama ağızlarından kaçırdıkları heyecan dolu sesler yüzünden hemen pısıyorlar yine yerlerine. Birbirlerini sakinleştiriyorlar korkarak, etrafa kaçamak gülüşler atmaya da devam ediyorlar bir yandan.
Yemeğini yiyor, birasını bitiriyor. Ayağa kalkıp kızların yanından son bir defa geçip, soyunma kabinlerine gidiyor ve boyacı kıyafetlerini giyerek görünmez oluyor yakışıklı genç boyacı. Havuzdakiler bir daha görmüyorlar yakışıklı mayolu genci; sadece diğer boyacı arkadaşları görebiliyor onu artık.
7 Temmuz 2008 Pazartesi
Kısmet
İşinden sıkılma dönemlerine girmişti bile. Genelde üç beş ay çalıştıktan sonra iş yerinden ya sıkılıyor ya da birileriyle kavga edip kovuluyordu. Kahve dükkanında çalışmaya başlayalı daha iki ay bile olmamıştı ama müdürü ile arası fenaydı. Kısmet’e sürekli fazla mesai yaptırıyordu. Nasıl oluyor da bu kadar büyük bir şevkle çalışıyor diye düşündü Kısmet, Taksim meydanına doğru yaklaşırken. Kendi dükkanı değil ki! Ben kendi dükkanım olsa bile bu kadar çok çalışamazdım herhalde. Ayrıca kim oluyor da yanında çalışanlara kötü davranıyor? Aptal herif!
Annesi geldi bir an için aklına. Geçen sene vefat eden annesi. Kısmet, annesi ve altı kız kardeşi ile birlikte Cihangirde yaşıyordu, annesi vefat etmeden önce. Annesi önceki sene evde yalnız banyo yaparken kalbinden rahatsızlanıp ölmüştü. Kısmet eve geldiğinde Melek’in banyoda sessizce ağladığını duymuş, hemen yanına gitmişti. Annesinin çıplak ve cansız bedenini görünce bir anda ne yapacağını şaşırmış, bir süre donakalmıştı. Sonra Melek’in çıkarttığı seslerin yavaş yavaş ağlamaktan çok bir krize dönüşmesiyle kendine gelmişti Kısmet. Kardeşinin önüne yere çömelip:
-Melek! Bana bak! diye Melek’i kollarından tutup sarsmıştı.
Melek git gide zor nefes almaya başlayınca hemen yanındaki musluğu açıp eliyle kardeşinin yüzünü ıslatmıştı. Sonra Melek’i zorla kaldırıp dışarı çıkartmış, üst kat komşuları Refiye Teyze’ye götürmüştü. Ona durumu soğukkanlılıkla anlatıp Melek’i emanet etmiş, ambulans çağırmalarını istemişti. Sonra diğer kız kardeşleri gelmeden annesiyle belki son defa yalnız kalabilmek için yanına koşmuştu. Çocukça bir umutla girmişti tuvalete, belki annesi kalkmıştır diye. Ama yerdeydi annesi. Cansız yatıyordu. Hemen gidip hafif ıslak yere annesinin yanına uzanmıştı. Küçükken yan yana yatıp sohbet ettikleri gibi annesiyle yüz yüzelerdi. İçerden sesler gelmeye başlayana kadar annesine söylemek istediği bir kaç cümle sıralayabilmişti. Sesleri duyduğu zaman içeri gidip salondaki yemek masasının sandalyelerinden birine oturup saatlerce hiç yerinden kalkmamıştı. Ordaydı ama duymuyordu çığlıkları, ağlamaları. Annesiyle konuşmaya devam etmişti içinden o bir kaç saat boyunca. Annesi de onunla konuşuyor gibi gelmişti Kısmet’e.
Taksim Meydanına geldi. Otelin yanından Cihangir tarafına doğru yokuş aşağı yürümeye başladı. Çocukluğu buralarda geçmişti. Kısmet daha bebekken ailesi Trabzon’dan İstanbula gelmişti. Cihangirde annesinin babasından kalma bir evleri vardı. Dedesi İstanbul Trabzon arasında, işi gereği çok gidip geldiğinden Cihangir’de bir daire almış, fakat ne karısına ne çocuklarına, kimseye söylememişti. Ancak öldükten sonra ortaya çıkmıştı Cihangir’deki Kısmet’in çocukluğunun geçeceği daire. Ailenin İstanbul’a taşınması için bir bahane olmuştu bu. Taşındıktan hemen sonra Melek dünyaya gelmişti ailenin en küçüğü olarak. Kısmet on yaşındayken annesi ile babası ayrılmış, babası üç ay sonra başka bir kadınla evlenmiş, Göztepe’ye taşınmıştı. Kızlardan sadece büyük ablaları Hicran, babalarıyla samimiydi. Ne Kısmet ne Melek babalarından pek haber almıyorlardı. Anneleri hiç bir zaman anlatmamış olmasına rağmen babalarının evlendiği kadınla annelerini aldatmış olduğundan eminlerdi. Yoksa üç ayda nasıl evlenebilirlerdi? Annesini kaybettikten hemen sonra ablaları başka evlere taşınmış, Kısmet ile Melek yalnız kalmıştı. Artık yirmili yaşlarında olduklarından ablaları onları yalnız bırakabilmişti. Zaten en küçük iki ablası Firdevs ile Şirin hemen üst katlarında Refiye Teyzelerinin eski dairesinde oturuyorlardı. Refiye Teyzeyi çocukluklarından beri anneanneleri gibi bilmişlerdi. Annelerinin ölümünden kısa bir süre sonra o da vefat etmişti. Artık apartımanda oturan insanların çoğunu tanımıyorlardı. Çocukluklarındaki insanlar bir bir taşınmış, yerlerine koridorda görünce hiç konuşamadıkları soğuk yabancılar yerleşmişti.
Evinin sokağına geldi. Yokuş aşağı elli metre kadar yürüyüp çocukluktan beri alışveriş yaptığı bakkalın önünden hızlanarak geçti. Konuşmak istemiyordu Sami Amca’yla. Hem acelesi vardı hem de canı sıkkındı işten dolayı. Sami Amca kesin “İşin nasıl memnun musun?” diye soracaktı, Kısmet de yalan söyleyemeyecek ve uzun bir nasihat dinlemek zorunda kalacaktı.
Bakkalı geçtikten yirmi metre sonra apartımanın kapısına geldi. Kapı her zamanki gibi itince açıldı. Eski apartmanın kokusunu içine çekip, yürünmekten aşınmış mermer basamakları çıktı. İkinci kata geldi. Merdivenlerde çıkarttığı anahtarını tam kilide sokarken, kapı büyük bir hızla ardına kadar açıldı. Karşısında Melek öfkeli bir ifadeyle duruyordu. Kapıyı ardına kadar açık bırakıp içeri gitti.
“Hadi. Çok geç kaldık!” dedi arkasına bakmadan koridorda yürürken. Sonra banyoya girdi.
Melek’in her zamanki gibi bağırıp çağırmaya başlamaması Kısmet’in hoşuna gitti. Büyüyor kardeşim, diye düşündü.
Kısmet artık evin dağınıklığına alışmıştı. Salonda yıkanmayı bekleyen kıyafetler, yaşlı büfenin önündeki yemek masasının üzerine yığılmıştı. Nerdeyse bir metre yüksekliğindeki kıyafet yığınının içinden zaman zaman bazı kıyafetleri tekrar giymek üzere çekip alıyorlardı. Zamanında hem Kısmet hem Melek mağazalarda çalışmışlardı. Şimdi de Zeynep büyük bir alışveriş merkezinin lüks kadın giyim mağazalarından birinde çalışıyordu. Melek başta olmak üzere hepsi kazandıkları paraların büyük bir bölümünü yeni kıyafetler almak için harcıyordu. Hangi gömleğin birinin, hangi eteğin diğerinin olduğunun pek önemi yoktu. Üçü de yakın ölçülere sahip oldukları için kıyafetler çoktan karışmıştı. Zeynep normalde ailesi ile yaşamasına rağmen haftanın üç ya da dört günü Kısmet’lerde kalıyordu. O da kendi kıyafetlerini Kısmetlerin evinde bırakırdı çoğu zaman. Ailesi çok hoşlanmasa da söz geçiremiyorlardı artık kızlarına.
Daracık banyonun ufak yuvarlak aynasında Melek ile Zeynep yan yana durmuş hiç konuşmadan makyaj yapıyorlardı. Kısmet banyonun önünde bir an duraksayıp kızları izlemeye başladı. Zeynep, ikisinden de biraz daha uzun boyluydu. Koyu kahverengi küt saçları, büyük gözleri vardı. Güzel yüz hatları olmasına karşın çekici bir kız olduğu söylenemezdi. Melek’in de kısa ve küt saçları vardı fakat sarışındı. En çok Melek benziyordu annesine. Yüzünde her zaman karşısındakini dinlemiyormuş gibi gözüken baygın bir ifadesi vardı. Sanki her zaman dikkati başka yerlerdeydi. Güzel gögüsleri, ince beli, biraz fazlaca büyük olduğunu düşündüğü kalçaları vardı. Zeynep, Melek’e takılmak istediği zamanlarda kıçına bir tokat indirip “Yavruuum!” diye yanından geçmeye bayılırdı.
Kısmet aralarında en güzel olandı. Sırtına gelen sarı saçlarını çoğu zaman toplardı. Güzel gözleri, biraz büyük ama çok çekici görünen bir burnu ve erkeklerin genelde iltifat ettiği dolgun, pembe dudakları vardı. Kendisi de dudaklarını çok beğenir, ne zaman fotoğraf çektirse önce dudaklarını incelerdi. Aynı Melek gibi Kısmet’in de teni beyaz ve pürüssüzdü. Çekici vücudunun en öne çıkan yanı Melek gibi göğüsleriydi. Göğüslerini öne çıkaran kıyafetler giymeye bayılırdı. Bazen Zeynep, Kısmet makyaj yaparken bir kenarda oturup uzun uzun izler, erkek olsaydı Kısmet’ten başka kimseyi düşünemeyeceğini söylerdi. Hatta bazen kız halimle bile niyeti bozuyorum Kısmet’im! diye de takılırdı Kısmet’e. Melek, Zeynep’in Kısmet’e olan ilgisine bazen bozulsa da bu çok uzun sürmezdi. Ara sıra bana neden böyle asılmıyor? diye geçirdiği olurdu içinden ama sonra kendisine gülerdi.
“Kardeşine hemen giyinmesini söylemezsen kafasını kıracağım!” dedi Zeynep.
“Tamam be, tamam giyiniyoruz! Biraz geç kaldık, amma uzattınız” dedi Kısmet gülerek ve odasına yönelirken banyonun ışığını kapattı. İçerden bir çığlık koptu. Melek ablasına bir kaç küfür sallarken Zeynep bu hareketi ne kadar çocukça bulduğundan filan bahsetti.
Zeynep, Melek ve Kısmet’le olduğu için mutlu hissediyordu kendisini. Konsere gitmese de olurdu. Sabaha kadar oturup sigara içip sohbet edebilirdi kızlarla. Fakat diğerlerine bu fikrin pek cazip gelmeyeceğini bildiği için kendisi de konser için heyecanlı gözükmeye çalışıyordu. Bunu farketmek bazen kırıyordu Zeynep’i ama bu gece neşesini hiç bir şey kaçıramazdı.
Konser alanının önünde taksiden inerlerken üçü de çok keyifliydi. Taksicinin tepkilerinden nasıl gözüktüklerini anlamaya çalışırdı hep Kısmet. Eğer taksici devamlı sohbet etmeye çalışırsa çok güzel olmuşuz, derdi. Ama eğer taksici hiç konuşmayıp yola bakarsa o zaman memnun olmazdı, hatta bazen kendisi taksiciye takılırdı. Zeynep en ürkekleri olarak zaten süslenip taksiye binerken tedirgin olduğu için arka koltukta Kısmet’in kolunu sıkıp “Kes sesini!” demeye getirirdi Kısmet’e. Kısmet ise:
“Abi bu yanımdaki müşteri kolumu sıkıyor. Taksicilerden korkuyormuş” gibi Zeynep’i çok utandıran laflar ederdi.
Taksiciler bazen hiç oralı olmaz, bazen de kahkahalar atarak başlarlardı Kısmet ile sohbete. Kısmet konuşmadan duramazdı taksicilerle. Hep memleketlerini sorar, Trabzonlu bir taksiciye denk geldilerse bazen yolu bile uzatırdı memleketten bahsetmek için. Trabzona annesi ölmeden önce sadece bir kaç kere tatile gitmişlerdi ama Kısmet orada çok mutlu oluyordu. Melek ise hemen İstanbula dönmek için sızlanıp duruyordu çoğu zaman. Yapacak hiç bir şey olmadığından bahsedip, Kısmet’in gerçekten keyif alıp almadığını anlamaya çalışıyordu. İnanamıyordu Trabzon’da kız kardeşinin eğlenebilmesine. Ne vardı ki orada?
“Kızlar taksicinin bakışlarından, bu gece taş gibi gözüktüğümüz sonucunu çıkarttım. Özellikle sen Zeynep. Adam devamlı seni kesti.” dedi Kısmet konser alanının kapısından içeri girdikleri anda. Kendilerine bakan erkeklerin sayısı tetiklemişti aslında bu lafı söylemesi için kendisini. Ayrıca Zeynep’i biraz dolduruşa getirmek iyi oluyordu böyle gecelerde çünkü yeterince kendine güvenmediğini düşünüyordu Kısmet. Bazen biri gelip Zeynep’le tanışmaya kalktığı zaman panik olup, çocuğu tersleyip, sonra da pişman oluyordu. Bütün gece boyunca terslediği bir çocuktan bahsedip, ne kadar aşık olduğunu anlatmıştı bir keresinde. Çocuğu bir daha göremeyince zamanla aşkı da bitmişti.
“Ya Kısmet saçmalama, adamlar zaten aç gibi bakıyorlar herkese. Allahın taksicisi baksa ne olur ayrıca!” dedi Zeynep ama hoşuna gitmişti Kısmet’in söylediği. Kısmet’in de istediği bu kadardı zaten.
Bir kaç içki içip
27 Haziran 2008 Cuma
Birinci anahtar kilide pürüzsüz bir biçimde girdi ama kapıyı açmadı. “Tüh” diye geçirdi içinden Timur. Bir bu kadar süre daha geçirmek zorunda kalacaktı şimdi arkasındaki müşterileriyle. İlk denediği anahtarı karıştırmamak için parmaklarının arasına sıkıştırıp ikinci anahtarı denedi. Bu da kilidi çevirmeyince “Bugün zor geçecek herhalde iyice sanssızım” diye düşündü.
Dairenin kapısı oldukca eski tahta bir kapıydı. Çoğu yerinde cilası kalkmıştı. Tam ortasında yeni yapılan evlerde olmayan büyüklükte bir gözetleme deliği vardı. Üzerinde hiçbir oyma ya da işleme olmayan düz bir kapıydı bu. Yeni kapılara göre biraz daha genişti sanki. Apartmanın kendisi de çok eski duruyordu. İkinci kattaki bu daireye gelene kadar en az beş altı tane bu gibi eski kapının önünden geçmiş olmalılardı. Her katta dört ya da beş tane daire vardı. “Bu gibi detayları biliyor olmam lazım ama katta kaç daire var onu bile hatırlamıyorum” diye düşündü Timur. Ne de olsa emlakçılık yapıyordu. Ama artık bundan bir kaç sene öncesi gibi ne çok çalışıyordu ne de hevesi vardı. Eskiden iş saatleri bitmesin, bir kaç müşteri daha gelsin diye heyecanlanırken şimdi ofisten kaçmak için bahane arar olmuştu.
Üçüncü anahtar kilidi döndürdü. Kapının açılması için kapıyı tokmağından kendisine doğru çekip anahtarı daha güçlü çevirmesi gerekti. Büyük kapı içeriye doğru açılırken sanki çerçevesine yapışmış gibi çıtır çıtır sesler çıkarttı. Bir anda dairenin içindeki ışık eski apartmanın koridorunu aydınlattı. Koridor çok güçsüz sarı bir ışıkla aydınlatılmaya çalışılmıştı fakat merdivenlerin ve kapıların yerleri ancak belli oluyordu. Dairenin içinden gelen ışıkla birlikte apartmanın içinin ne kadar pis ve bakımsız olduğu daha iyi görülebildi.
“Ne boktan bir yer!” diye geçirdi içinden.
Toz içindeki daireye girip kapıyı ardına kadar açtı. Bir yandan anahtarı kapıdan çıkarmaya çalışırken bir yandan da müşterilerini içeri davet etmek için “Buyrun” dedi.
Anne oğul olduklarını tahmin ettiği müşterileri dairenin içinden gelen ışıkla gözleri kamaşmış bir şekilde bir süre içeriyi süzdüler. Kadın orta boylu biriydi. Üzerinde oldukça sıradan gösterişsiz kıyafetler vardı. Kot pantolon ve öylesine yatay çizgili bir bluz giyiyordu. Sağ kolunun altında omzuna geçirdiği ve her an birileri çalabilirmiş gibi koruduğu çantası vardı. Herhalde ellibeş yaşlarındaydı. Gerçekte böyle mi bilinmez ama Timur’a karşı pek kibar davrandığı söylenemezdi. Hiçbir şeyi beğenmez bir tavır takınmıştı. Gerçi bundan önce gösterdiği bir kaç daire gibi bunun da çok beğenilecek bir tarafı yoktu ama bahsettikleri bütçe ancak bu tarz daireleri karşılayabilirdi. Kadının pazarlık kozu olarak kullanmak için hiçbir şeyi beğenmiyormuş gibi yapması da kuvvetli bir ihtimaldi. Bu tarz müşteri taktiklerine o kadar alışmıştı ki artık pek umrunda olmuyordu. Herhangi bir şeyi beğenmediği zaman, kadını ikna etmek için zaman harcamıyordu. “Çok sıkıldım” diye düşündü. “Nasılsa kiralamayacaksın neden beni rahat bırakmıyosun?”.
Oğlan oldukça uzun ince yaklaşık yirmi yaşlarında biriydi. Saçları kıvırcık ve darmadağındı fakat sanki bu dağınıklık için çok uğraşılmıştı. Üzerinde yeni nesil, her tarafı ceplerle dolu bir şort ve büyük ihtimalle pahalıya alınmış bir tişört vardı. Bu yaşlarda herkesin giydiği converse marka ayakkabılardan giyiyordu. “Bundan on yıl sonra belki gerçek bir karakter geliştirebilirsen, ne palyaçoymuşum” be diyeceksin kendine diye aklından geçirdi Timur çocuk için. İnsanlar zengin ve mutlu dahi olsalar fakir ve mutsuz insanların giydikleri kıyafetleri giymeye çalışıyorlar. “Ne kadar asil bir moda” diye dalga geçti içinden.
Çocuğun, annesinin tam aksine ‘sorun çıkarmak istemiyoruz ‘der gibi bir hali vardı. Ara sıra annesine sinirli bir biçimde bakıp “Bu kadar saçma bir şey sorulur mu?” diyen bir surat ifadesi takınıyordu. Sonra Timur ile göz göze de gelmemek için gözlerini kaçırıyordu. Annesinin, çocuğu peşine zorla taktığı her halinden belliydi.
Kadın ile çocuk ürkek bir biçimde içeriye ilk adımlarını attılar.
Burası yaklaşık yüz metrekare bir daireydi. Hemen kapıdan girince genişçe bir antre, direkt olarak salona bağlanıyordu. Salonun her tarafı cam ile çevriliydi. Antrenin hemen sağ tarafında mutfak, ve mutfak kapısının hemen yanında içerideki iki tane ufak odaya ve tuvalete bağlanan bir koridor vardı. Salonun manzarası hemen önündeki dar bir Erenköy sokağıydı. Minibüs caddesine bir kaç sokak mesafedeydi. Bağdat caddesinden ziyade minibüs caddesini kullanarak ulaşmak daha mantıklıydı buraya. Timur aslında genel olarak minibüs yolu yerine bağdat caddesi ve sahil yolu tarafındaki daireler üzerinde çalışıyordu. Oralarda hem daha fazla para vardı hem de çocukluğundan beri yaşadığı bir yer olduğu için kendini daha rahat hissediyordu.
İkisi de içeri girdikten sonra arkalarından kapıyı kapatıp salona yanlarına geldi. Kadın yine suratında aynı beğenmez ifadeyle etrafa bakınıyordu.
“Çok ta bakımsız pis bir daireymiş burası” dedi kadın.
“Yüz metrekare!” dedi kadına rest çeken bir tavırla. “Sen istediğini söyleyebilirsin, ben işimi yapayım, evime gidip uzanmak ve en azından bu iş için bir daha hiç yerimden kalkmamak istiyorum.” dedi kendi kendine.
Oğlan elektrikli havadan kaçıp içerdeki odaları görmeye gitti. Annesine daha fazla dayanamayacakmış gibi bir hali vardı. Kadın da salonu bırakıp önce mutfağa sonra da içerki odalara göz atmaya gitti. Timur bu esnada salonda sessizlik ile başbaşa kalmanın keyfini çıkarttı. İçerden gelen bir kaç fısıltı, ara sıra sokaktan geçen bir kaç araba sesi dışında hiç bir ses gelmiyordu. Bu dairede yaşlıca bir doktor uzun yıllar oturmuştu. Hatta bundan bir kaç sene önce tesadüfen yine bu apartmanda başka bir daireyi gezdirirken yaşlı doktor ile tanışma fırsatları olmuştu. Çok cana yakın ve kibar bir insandı. Zavallı adam kalp krizinden hayatını kaybettikten sonra daire kızına kalmış o da kiralamaya karar vermişti. Adamcağızı hatırlayınca, daire sanki gözünde bir kişilik kazanır gibi oldu. Doktor beyin daireyi nasıl döşediğini görmemişti ama salonun büyük bir kısmının kitaplarla kaplı olduğunu hayal etti. Belki şurada bir yerde bir oturma gurubu, camın hemen kenarında da adamın en rahat, eski koltuğu vardı. Mobilyalar klasik ahşap mobilyalar olmalıydı. Doktor bey herhalde televizyon sahibi de değildi. Belki bir müzik seti ve yanında kızı tarafından kendisine Cd’leri alınmış eski klasik müzik plak koleksiyonu vardı. Adamcağız büyük ihtimalle Mozart, Bach, Paganini gibi belki de bu evde bir daha asla kimsenin dinlemeyeceği müziklerini dinlerken bir yandan da koltuğuna gömülmüş bir kitap okuyordu.
Doktor Bey artık yoktu. Eğer daire dile gelip konuşabilseydi yaşlıca bir hanımefendi sesiyle konuşurdu diye düşündü. “Beni bu insanların eline bırakmayınız lütfen!”.
“Bakar mısın?”. Kafayı salonun kapısından içeri uzatmıştı kadın. Artık sizli bizli konuşmalara gerek duymuyordu. “Belli ki onunla içeride dolaşmıyorum diye sinirlenmiş ve saygıyı elden bırakıp bana ufak çaplı bir ders veriyor. Gerzek!”
“Geldim!” dedi Timur.
İçeriye doğru kadını takip etti. Kadın tuvaletin önünde durup “Buranın ışığı yok mu ışığı?” dedi.
“Kapalıdır aşağıdan isterseniz açtırayım kapıcıya.” diye cevap verdi.
“Bir zahmet!” dedi kadın sanki çok normal bir şeymiş gibi. O kadar da karanlık değildi halbuki.
“Tamam ben kapıcıyı bulayım genelde buralarda olmuyor. Tahminen köşe başına kadar gitmiştir. Açtırıp geliyorum birazdan” dedi.
“Aman yok yok boşver! Tuvaleti de görmeyiverelim kalsın kalsın!”
“Peki siz bilirsiniz.” diye cevapladı Timur. “Ben de az buz oyuncu değilim hani.” diye aklından geçirip neşelendi bir anda.
Sonra tekrar koridordan ilerleyip salona geri döndüler. Kadının oğlu da yanlarına geldi ve salonun camından aşağı bakmaya koyuldu.
“Ne istiyorlar şimdi buraya?” dedi kadın sanki burası için kira istemek bile ayıp der gibi. Sanki “Burada oturmamız için üstüne para vermeleri lazım” diye düşünüyordu.
“Dokuzyüz lira artı 3 ay depozito!”.
Kadın insanı sinir edecek, alay dolu kısa bir gülüş fırlattı. “Şaka yapıyosun herhalde burası hiç dokuzyüz lira eder mi ya? Dökülüyor! Ayrıca üç aylık depozito ne oluyor? Neyin depozitosu bu allah aşkına?”
“Evet depozito konusunda pazarlık yaparız. İsterseniz kira konusunda da ...”
Pazarlık kelimesini duyduğu anda “Hah şimdi ben sana buranın gerçek fiyatını söyleyeyim” diyen bir yüz ifadesiyle atladı: “Altıyüzelli lira ve 1 kira depozito! Daha fazla çıkamam burası için”.
“Tamam” dedi Timur. “Ben ev sahibine iletirim o değerlendirsin bakalım teklifinizi; ona göre size haber veririm”. Hiç tartışmaya niyeti de yoktu zaten. “Ben hiç seninle uğraşamayacağım!” diyen bir surat ifadesi takındı.
“Hayır yani burası o fiyat etmez. “ Kadın sanki aldığı cevap yüzünden çok büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Asıl istediği şey biraz bu konuda kavga etmekmişcesine bu konuşmanın burada bitmesine razı olamadı. “Bir sürü ev var bundan daha güzel, daha ucuz buralarda. Kaç tane emlakçı gezdim bu hafta!”
“Muhakkak!” diye yanıtladı Timur.
O esnada annesinin sinirli tavrından rahatsız olan çocuk sanki ev çok büyükmüşçesine evin geri kalanını görmeye gitti.
“Sizin teklifinizi ben iletirim ev sahibine en geç yarına size haber veririm.”
Kadın, Timurla daha fazla kavga edemeyeceğini anladığı için üzüldü. Bu kavga sonucunda kendi haklılığının tesçillenmesini istiyordu.
Arabam ve Kadınım
“Gelmek üzereyim. İn sen aşağıya. Ne giydin? Tamam hadi.” dedi ve telefonu kapattı Oğuz. Porsche arazi aracıyla ataşehirin arnavut kaldırımı caddelerinde Nazlı’nın oturduğu sokağa girmek üzereydi. Kendini en iyi hissettiği yerlerden biri bu arabanın içiydi. Şehrin her yerindeki her türlü insandan daha üstün hissediyordu bu arabada kendini. Evdeki diğer arabalar böyle sayılmazdı. Bu simsiyah parlıyordu. Çok pahalı gözüküyordu. Camları da siyah değildi. Dışarıdan gözükmek hoşuna gidiyordu bu arabanın içinde. Abisinin üstü açık spor Mercedes’i bile ona bu hissi vermiyordu. Bu araba dokunulmazdı. Kimse ona bir şey soramazdı. Bu arabanın içindeyken insanlar kendisine saygı duyuyorlardı. Araba, kendi avrupalı kültürüyle birlikte geliyordu.
Köşeyi döndü ve Nazlı’nın evine sadece yüz metre kalmış olmasına rağmen sonuna kadar gaza bastı. Arabanın çıkarttığı büyük homurtu yüzünden sokaktaki bütün kafalar kendisine çevrildi. Hemen arkasından hızlıca frene basıp apartmanın önündeki boşluklardan birine arabanın kafasını soktu. Nazlının kolay kolay aşağıya inmeyeceğini bildiği için vitese sarılı tesbihini alıp aşağıya indi. Arabanın sağ ön köşesine gidip sırtını yasladı. Karşı apartmanın önünde üç tane yirmili yaşlarda kızın durduğunu ve kendisi gelmeden önceki sohbetlerini değiştirip şimdi kendisinden bahsettiklerini hissedebiliyordu. Kızlar baktıkları farkedilmesin diye Oğuz’a sırayla bakıyorlardı.
Oğuz esmer, 27 yaşında, muhafazakar bir aileden gelen bir delikanlıydı. Kendisini yakışıklı bulduğu zamanlar olmasına rağmen genelde kızlardan bu tarz iltifatlar almıyor olması kendine güvenini biraz zedeliyordu. Yine de kadınlarla arası iyiydi. Kendisinden 15 yaş büyük ağbisinin evlenmeden önce yaptığı çapkınlıklar Oğuza miras kalmıştı. Ailesinde ve akrabalarındaki bütün kadınların başları kapalı olmasına rağmen, daha bir tane bile başı kapalı bir kıza ilgi duymamıştı. “Çunkü ciddi bir şey istemiyorum daha” diye düşünüyordu. “Daha 27 yaşındayım. Daha bir sürü karı yapacağım”.
Paralı bir üniversitede okumuş genelde arkadaş çevresine pek uyum sağlayamamıştı. Bir kaç tane samimi olduğu insan kendisiyle genelde gece kulüplerine gidebilmek için takılıyordu. Bunun da farkındaydı. Ama önemi yoktu. Çünkü “Zaten ben de sizi kullanıyorum” diye düşünüyordu.
Ailesinin maddi durumu hiç olmadığı kadar iyiydi. Ticaretle uğraşıyorlardı. Son bir kaç yılda babasının ve abisinin devletin önemli yerlerindeki ahbapları sayesinde nerdeyse servetleri üç katına çıkmıştı. Babasının morali çok iyiydi. Eskiden olsa Oğuzun gittiği bu gece kulüplerinden rahatsız olabilirdi ama bugünlerde “Çocuk eğlensin, sonra buluruz müslüman bir kız, evlendiririz.” diye düşünüyordu.
Nazlı ile tanışalı nerdeyse sekiz ay oluyordu. ve tanıştıklarının üçüncü günü çıkmaya başlamışlardı. İlk başlarda Oğuz “bu karıyla en fazla bir kaç hafta takılırım” diye düşünmesine rağmen bir şekilde hevesi hiç sönmemişti. Nazlıyı ağbisi dışında ailesinden kimse görmemişti. Ağbisi de Nazlı’yı gördükten sonra “Aferim lan benim izimdesin. Çaktın mı buna?” diye sormuştu. O da daha Nazlı ile birlikte olmamalarına rağmen “Hem de nasıl!” diye cevaplamıştı. Ağbisinin Nazlı’yı beğenmesi belki de Nazlı’dan bile daha çok hoşuna gitmişti Oğuz’un. Nazlı’yı umursamadığını düşünüyordu. Bu kadar uzun zamandır birlikte olmalarını ise tembelliğine bağlamıştı. “Devamlı yeni biriyle tanışacağıma, fıstık gibi kız var elimde işte!” diyordu. “Nasılsa zamanı geldiğinde en az Nazlı kadar güzel, müslüman bir kız bulurum. Hem de bunun sıfır kilometresi!” diye düşünüp eğleniyordu.
O esnada apartmanın kapısı tiz metalik bir sesle açılmaya başladı. Çerçeveleri metal, göbeği cam kapı açıldıkça üzerindeki yansımaların oluşturduğu resim de hızla değişiyordu. Oğuz bir an için kapıda kendisini Porsche’sine yaslanmış bir biçimde gördü. Daha sonra kapının arkasından Nazlı gozüktü. Oğuz, Nazlı’yı gördüğü anda bütün vücudunu saran bir titreme hissetti. Kafasından ayak parmaklarının ucuna kadar bir ısı değişimi yaşadığını farketti. Nazlı her zamanki gibi çok güzeldi. 22 yaşındaydı. Teni her zamanki gibi hafif yanıktı. Uzun bacakları uzun boyunun büyük bir bölümünü oluşturuyordu. Bacaklarını ortaya çıkartmayı seviyordu. Kısa siyah pileli eteğini giymişti. Bu eteği birlikte almışlardı ve genelde olduğu gibi Oğuzun bir hediyesiydi. Oğuz bir an için o eteği aldıkları mağazada, Nazlı etekle aynanın önündeyken kendini ne kadar ezik hissettiğini hatırladı.
Üstünde askılı bir bluz vardı. Elinde de yine oğuzun hediyesi olan çok pahalı ufak çantası vardı.
Oğuz Nazlının arabaya doğru ilerleyişini izledikçe içindeki güçlü erkeklik duygusu yerini bir korkuya, aldatılmışlığa bıraktı. Kendisini bir an için bu güzel kıza sahip bir erkek gibi değil de annesinin yanında ufak bir çocuk gibi hissetti. Bunun üzerine arabanın kenarında durup Nazlıyı bekleyeceğine arabaya oturmaya karar verdi. Nazlı kendisine doğru yönelmişken Oğuzun arabaya bindiğini görünce, o da arabanın kapısına yöneldi. Oğuz arabanın ön tarafından geçip kendi tarafına geçerken “Amma da güzel olmuş orospu!” diye düşündü. İkisi de aynı anda arabaya bindiler. Karşı apartmanın önündeki kızlar, artık sırayı filan bırakmış hep birlikte Nazlı ile Oğuz’a bakıyorlardı. Oğuz onlara “Yanıma oturmak isterdiniz şimdi değil mi?” diyebilecek kadar kendine güvenen bir bakış fırlattı. “Karı karıyı çekiyor her zaman” diye geçirdi içinden.
Arabanın kapıları kapandığı zaman Nazlı çoktan bacak bacak üstüne atmış, tek kelime etmeden arabanın makyaj aynasını açmış ve çantasından rujunu çıkarmakla meşguldü. Sağ bacağının baldırı, bacak bacak üstüne attığı için hafifçe dolgunlaşıp kabarmıştı. Baldırını takip eden ince bileği ve ayağı her tarafı açık, uzun topuklu, siyah ayakkabısının içine doğru sanki su gibi akıyordu. Ayağını hızlıca sallamaya başlamıştı. Bir yandan da ağzındaki sakızı iyice ses çıkararak çiğniyordu. Tavırları sanki “Hiç umrumda değilsin” der gibiydi. Arabanın içerisi Nazlının geçen hafta kullanmaya başladığı yeni kokusuyla dolmuştu. Oğuz arabayı çalıştırırken göz ucuyla da Nazlı’yı inceliyordu. Çantasına eğildiği için saçları yüzünün yarısını kapatmış olan Nazlı, kafasını kaldırıp seksi gözüktüğünü bildiği için saçlarını düzeltmeden, mavi gözlerini Oğuza dikip “Ne? Ne bakıyosun?” diye sordu. O kadar çekici bir görüntüsü vardı ki Oğuz dayanamayıp sağ elini Nazlı’nın bacaklarına attı. Nazlı sanki bacaklarını hissetmiyormuş gibi hiç bir tepki vermedi. Bundan da cesaret alan Oğuz, Nazlı’nın koltuğuna doğru bir hareketle vücudunu sağ tarafa geçirip Nazlı’yı öpmeye kalktı.
Nazlı, hızlı bir hareketle kendini geriye çekip “Dur makyaj yapıcam ne yapıyosun?” diye hafif öfkeli bir sesle Oğuz’u tersledi.
Oğuz daha gecenin başında terslenmiş olmayı kendine yediremeyip “Gel lan buraya opücem!” diye sesini hafifçe yükseltti. Bunun üzerine Nazlı hiç seninle uğraşamayacağım dercesine bir hareketle yanağını uzattı ve kendini öptürdü. Daha Oğuz kafasını uzaklaştırmadan tekrar kendi işlerine geri döndü. Sanki “Tamam al ve git başımdan!” der gibiydi. Oğuzun aklındaki bundan çok uzak bir opüşme olmasına rağmen tekrar terslenmemek için, kazanmışken çekileyim diye düşünüp kendi koltuğuna çekildi. Arabayı vitese taktı ve ani bir hareketle park ettiği yerden çıkıverdi. Hemen arkasından biraz hızlıca gelen ufak bir araç Oğuz’un bu hızlı çıkışı yüzünden ani fren yapmak zorunda kaldı ve kornaya basmaya başladı. Oğuzda frene basıp ani bir biçimde arabasını durdurup çok sinirli olduğu için eli ayağına dolaşırmışçasına bir an için elektrikli camın düğmesini bulmakta güçlük çekti. En sonunda cam aşağı inmeye başladığında vücudunu sanki dışarı fırlatmak istermişçesine önce elini sonra bütün kolunu sonra da cam iyice açıldığı zaman vücudunun belden yukarısını çıkarıp:
“Ne var lan?” diye haykırdı. Sol eli de soylediği şeyi destekleyen bir pozisyonda ileri fırlatılmış bir biçimde duruyordu.
Nazlı o anda çantasından kafayı kaldırıp sol elini kendi koltuğunun köşesine yaslayıp güç alarak arkasına doğru döndü. Arkadaki araba ufak tefek gri renkli bir Opel’di.
Küçük arabanın içindeki orta yaşlı kadın bir an tereddüt ettikten sonra dayanamayıp ülkesini savunan bir askerin ruh haliyle kanının son damlasına kadar savaşmaya karar verip arabanın içinde bağrınmaya başladı. Elleri koları her yana hareket ediyor ama ne söylediği pek anlaşılmıyordu. Nitekim arabanın camları kapalıydı.
Oğuz, kadının arabanın içindeki çırpınışını cok kısa bir süre izledi. Sonra bir anda aklı, ağbisi ile karısının geçen ay ettikleri kavgaya gitti. Ağbisinin karısı, alışveriş ettiği arkadaşıyla çeneye dalmış ve eve biraz geç gelmişti. Kadın, eve girdiği anda ağbisi üzerine yürümüş ve bir kaç ağır tokat indirmişti. Bunun üzerine kadın da hemen aynı apartımanda oturan kayınvalıdesine yani Oğuz’lara kaçmıştı. Oğuz odasında otururken içerden ağlama seslerini duymuş sonra içeri gidip annesinin, ağbisinin karısını teselli ederek içerki odaya götürdüğünü görmüştü. Hemen arkasından ağbisi gelmiş ve olanları babasıyla Oğuz’a anlatmıştı. Babası ağbisini dinledikten sonra:
“Eee bu kadar şımarttın kızı. Daha çok dayak yiyecek o! Senin suçun ama!” demişti.
Küçük arabanın şöförü hala anlaşılmayan bir biçimde bağrınıyordu. “Orospu” diye geçirdi içinden. “Seni bir güzel dövmeli ama neyse” diye mırıldandı. Apartmanın önünde duran kızlar da şaşkınlık içerisinde Oğuz’a bakıyorlardı. Nazlı da, olaya ilgisini hemen kaybedip önüne döndü ve çantasındaki ruj arayışına tekrar başladı. Anlaşılan Oğuz’un bu ufak erkeklik gösterisine hiç prim vermemenin kendisi açısından en karlısı olduğunu düşünmüştü. Oğuz da bir yandan Nazlı’nın da hiç ilgilenmediğini farkedince camı kapattı ve arabayı vitese taktı.
“Tevbe yarabbim!” diye mırıldanıp hesap soran pozisyondaki elini direksyona koydu.
“Bu karılar hiç dayak yemedikleri için böyle oluyorlar. Bunları böyle buldukça döveceksin bak nasıl hoşlarına gidiyor!” dedi Oğuz sanki Nazlı ile dertleşiyormuş gibilerinden. Nazlı, o esnada rujunu bulmuş ve çevirerek ruju açmakla meşguldü. Sanki aralarında camdan bir duvar varmışçasına hiç bir şeyi duymuyordu bile. Oğuz sert bir biçimde gaza basınca tam dudağına götürdüğü rujla birlikte koltuğuna yapışan Nazlı:
“Yavaş bee ayı mısın?” diye iğrenir bir ses tonuyla çıkıştı.
Oğuz hiç cevap vermedi, çünkü kendini, çocukken oynanan oyunlardaki gibi ödeşmiş hissetti.
Duvarlarım ve Ben
Büyük ve ağır çelik kapı, bir banka kasasını andıran seslerle açıldı. Timur kapıyı iterek açarken bir yandan da sağ elini kullanarak çok kesin bir hareketle antrenin ışığını yaktı. Oldukça güçlü altı tane spot lambası bir anda karanlık antredeki halının içindeki renkleri de alarak çok sıcak bir ortam yarattı.
“Sarı ışığı seviyorum! Evimi seviyorum!” diye düşündü.
Burası yaklaşık on yıl kadar ailesiyle oturduğu apartman dairesiydi. Şu anda otuziki yaşındaydı. Timur 27 yaşına geldiğinde, emlakçılık yapan babası emekliye ayrılınca, annesiyle Bodrum’a taşınmışlardı. Kardeşi olmadığı için bu daire Timur’a kalmıştı. Bu daire dışında da bir çok mülkleri olmasına rağmen Timur burada yaşamayı istemişti. Burası çok güzel bir mahalleydi ve buralarda hiç araba kullanmadan toplu taşıma araçlarıyla ya da yürüyerek her yere ulaşılabiliyordu. Yaklaşık 15 yıldır bu dairede yaşadığı için de apartmandaki herkesle iyi tanışıyordu.
Annesi babası taşındıktan sonra evi tamamen yeniden dekore etmek için çok hevesli bir biçimde calışmalara başlamıştı. Maddi açıdan rahat bir aile oldukları için böyle bir kararı almak kolay olmuştu. Zor olan ise, ev yaklaşık 2 ay tadilat halindeyken akrabalarında veya arkadaşlarında kalmaktı.
Evini annesinin de yardımıyla döşemişti. Genelde ahşap ve modern mobilyalar kullanılmış çok sıcak bir daireydi burası. Şaşkınbakkalda denize oldukça yakındı. Evden çıkıp sahile yürümek bir dakikasını almıyordu. “Bu daire ile alakalı en güzel şey denize yakın olması” diye etrafta anlatıp durmasına rağmen, denize en son ne zaman yürüdüğünü hatırlayamadı. “Belki de hak etmiyorum denize bu kadar yakın olmayı. Şu denizi daha çok isteyecek biriyle değiş tokuş etsem şu daireyi. Ama karşılığında ben ne isteyeceğim?”.
Daireden içeri girilince hemen solda içerki odalara giden bir koridor, karşıda mutfak hemen sağ tarafta da salon vardı. Oldukca büyük bir apartman dairesiydi. İçerde dört tane büyük yatak odası iki tane büyük, bol aynalı tuvaleti vardı. Mutfakta çok zevkli döşenmişti. Kapıdan hemen girince sol tarafta cift kapılı, metal renkli amerikan bir buzdolabı ve ilerisinde büyükçe bir tezgah vardı. Mutfağın en köşesinde cam kenarında dört kişinin oturabileceği kadar geniş, camdan ağaçları gören bir masa vardı. Mutfağın salona dayalı duvarı ise yıkılmış ve salona bir bar olarak hizmet verebilecek şekilde dizayn edilmişti.
Salon Timur’un evdeki favori bölgesiydi. Burayı
Devam edecek umarım
24 Haziran 2008 Salı
Teşekkürler
Zeynep. Onu görenler ya hiç beğenmezler ve hakkında konuşmaya gerek bile duymazlar. Ya da güzelliğine hayran kalıp gözlerini ondan alsalar da akıllarını ondan alamazlar. Onun ufacık şeker gibi bir burnu, dolgun ve ıslak dudakları, inanılmaz güzellikte saçları olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat gerçekler hiç de öyle değildir. Zeynep’in suratındaki inanılmaz güzellik büyük bir çirkinlikten doğmuştur. Güzellik ile çirkinlik el ele vermiş birlikte çalışmışlar, güzellik çirkinliği belki sarhoş ederek ya da belki tatlı sözlerle ikna edip bu muhteşem eserini ortaya çıkartmıştır.
Güzelliğin bir sanatçı olduğunu onun suratında anladım. O güne kadar bir sürü güzel yüz görmüş olmama rağmen kimsenin yüzünde bir sanat eseri görmemiştim. Sanat eserleri yaratıcı olmak zorundadır. Bence tabii ki. Onlar herkesin aklında farklı fikirler uyandırmalı bazı insanlar tarafından çok beğenilirken bazıları tarafından anlaşılamamalıdır (Bir şey anlayanların daha çok hoşuna gider böylesi). Sanat eserinin kaygısı estetik olmamalıdır.
Sanatçı anlatmak istediğini açıkça ortaya koyamaz. Onu öyle bir anlatır ki görenler oturur düşünür düşünür ve düşünür. Tamamını kavrayamamanın da verdiği bir hayranlık duygusuyla sanat eserinin yanından ayrılırlar. Ama işte o insanoğlunun en büyük iştahına yenik düşerler çoğu zaman. Bilmediklerini öğrenmek isterler. Kafalarında sorular sorarlar. Cevaplarını almaya çalışırken düşünmek zorunda kalırlar. Hoşlarına giden aslında bu sanat eseri midir yoksa çok nadiren yaptıkları bu düşünmek fiili midir. Bilmiyorum.
Zeynep geçenlerde evlendi. Umarız mutlu olur.
Bir kağıt oyununda buluştu yollarımız uzun zaman sonra ilk defa. Antalya’nın güzel koylarından birinde ağaçların arasında herkesten uzak bir yerde nasıl olduysa eski bir kaç arkadaş bir araya geldik. Birimizin eski püskü kırmızı bir Ford minibüsünün içindeydik. Kapılar camlar herşey sonuna kadar açıktı. Güneş ağaçları zar zor geçip bize şamarı yemiş halde ulaştığı için kendisiyle bir sorunumuz yoktu. Zaten aracın içerisinde oturuyorduk.
Bizim arkadaş minibüsün arkasındaki koltukları birbirlerine çevirttirmiş aralarına da bir masa atmış. Artık istersen mangalda pişirdiğin pirzolalarını ye ya da bizim gibi biraz rakı eşliğinde arkadaşlarınla kağıt oyna. Biz kağıt oynarken açık camlardan içeri giren meraklı ve tatlı rüzgar yüzlerimizi okşayıp tekrar bizi baş başa bırakıp gidiyor.
Dört kişiyiz. Zeynep var ben varım. İki tane daha arkadaş var. Onların ismi çok önemli değil. Birazdan minibüsten inip ağaçların arasında yürümeye başlayacaklar zaten. Zeynep’in yeni evlendiği eşi her nasılsa aramızda yok.
Kağıt oyunumuz sıkıldığımız için mi bitti bilemiyorum ama bir anda bitiverdi. Dediğim gibi arkadaşlar aldılar başlarını gittiler. Böyle durumlarda soru sorulmaz fazla. Giden gider. Kalan kalır. Kalan kaldığı için memnundur. Giden gittiği için. Ama bazen giden kalan için mutludur.
Minibüsün hemen kapısının yanında yere oturdum. Sırtımı da minibüse yasladım. Zeynep de hemen arkamda minibüsün içinde ön koltuğun başlığına kollarını dolamış bir biçimde dışarı bakıyordu. Birbirimize bakmıyorduk. Her nasıl olduysa ben hem kendimi görüyordum hem de Zeynep’i. Hem ağaçlara bakıyordum hem de onun suratına.
Şimdiden yazarın birazdan terbiye sınırlarını zorlayıp evli bir kıza sulanacağını düşünenler bence siz kendinize bakın. Böyle bir şey düşündüğünüz için kendinizden utanmalısınız.
Kız evli. Artık nasıl insanın annesi ile babası evli olursa, teyzesi ile eniştesi evli olursa o da onlar gibi evli. Bu ne demek? Artık yan yana oturduğu sohbet ettiği erkekler ile arasında bir şey olamaz. Hayatımda belki de ilk defa akrabam olmayan bir kızla konuşurken cinselliğim üzerinde tam bir kontrol sağlamalıyım.
Fakat arkadaşlarının evli olması fikri bir kimse için çok yeniyse ne olacak? Daha kendisi o evli insanların olgunluğunda değil de kendisini hala çocuk ya da genç gibi görüyorsa o zaman ne yapmalı? Hatta Zeynep bu kimsenin ilk aşkı ise ne olacak? Ne yapacak?
Yapacak tek şey var. Benim gibi rüya görmek.
Teşekkürler bilinçaltım. Teşekkürler.