11 Temmuz 2008 Cuma

Boyacı

Çok sıcak. Ama neyse ki zavallı insancıklar havuzun başında biraz olsun rahat etmişler. Terleyen ya da canı sıkılan şezlongundan kalkıp, kendini iç güdülerine bırakıp, vücudunu pazarlıyor. Kadınlar da erkekler de güzel. Vücutlar kaslı, yağsız ve bronz. Çok kalabalık değil. Zaten olması da beklenemez. Burası kalbur üstü bir kulüp. İcabında bütün üyelerin kendi evlerinde de havuzları ya da başka havuzlu kulüplere üyelikleri var. Eskiden olduğu gibi herkes tek havuza doluşmuyor ki. Garsonlar siyah beyaz kıyafetleri, sıkıca bağlanmış papyonları ile bir o yana bir bu yana koşturuyorlar. E hava bu kadar kavurucu olunca genelde servis edilen de içecekler oluyor. İçeceklerin muhtevasındaki alkol de müşterilerin cüzdanları ile doğru orantılı.

- Bakar mısın! İki bira bir viski getiriver bir zahmet. Yalnız biralar iyice soğuk olsun. Buzlu bardak var mı? Hah öyle getir.
- Hayatım, bana buz gibi bir beyaz şarap getir. Güzel bir şey olsun. Bilmemne beye söyle o benim sevdiğim şarabı bilir. Ben unuttum şimdi adını.
- Birader buraya üç duble rakı getiriver. Bir de yanına çerez merez donat işte kafana göre. Ha kavun karpuz varsa onlardan da kap getir.
diye hesapsız siparişler verilirken cevaplar da:
- Tabi efem.
- Hemen efem.
- Derhal efem.
şeklinde olmakta.

Bütün bu çok serbest, bol alkollü, bol yağlı piyasa ekonomisi devam ederken kapı açılıyor. İçeri giren sistemin neferlerinden işletmeci Tolga Bey. Ardında üç adet bunlar da nerden çıktı şimdi dedirtecek cinsten, üstü başı pis boyacı. Tolga bey oldu mu şimdi! Bu adamların bu saatte burada ne işi var. Fakat boyanması gereken soyunma kabini kapıları beklemekte efem.
Tolga Bey arkasındaki boyacılara kefil olan, özür niteliğindeki gülümsemesiyle müşterilerin önünden geçip hızlıca olay yerine ulaşıyor.

- Bakın saat şimdi filanca. İki saate burası bitsin daha arka taraftaki çiti boyatacağım size. Ha bu arada fazla göz önünde dolaşmayın.

Müşteriler hemen olaya uyum sağladılar. İşi gücü bırakıp boyacılarla mı uğraşacaklar canım. Daha akşamki partiler için kızartılacak çok beyaz ten var.

Boyacılar alet edevatı hazır ederken göz ucuyla etrafı kesmeye başlıyorlar. Fakat aralarında en genç olan hiç oralı değil. Halbuki en çok onun etraftaki güzel mi güzel kızlara en iştahlı bakışları atması beklenirdi. Diğer ikisi göbek bağlamış, yaşlı adamlar. Her ikisinin de evlerinde kendilerini bekleyen karıları ve çocukları var fakat gözlerini bu hayatın şatafatından alamıyorlar. Bizim genç boyacı ise sanki felekle dalga geçer gibi boya kovasından ve fırçasından başka bir şey görmüyor.

Saatler geçiyor. Boyacılar çalışmaktan, müşteriler yatmaktan yoruluyor. Yaşlı boyacılardan biri poşetlerinden birini açıp kumanyayı, ortaya çektiği bir taburenin üstüne yığıyor. Yemek vakti gelmiş, boyacılar evden getirdikleri peyniri zeytini yiyecekler. Genç boyacı halen oralı değil. Yemekle de ilgilenmiyor. Soyunma kabinlerinden birine giriyor. Kapıyı arkasından kapatıyor. Diğer iki boyacı şaşkın. Merakla bekliyorlar genç boyacının içeride ne yaptığını öğrenmek için. İki dakika sonra soyunma odasının kapısı çıtırtılı seslerle açılıyor. Ağbilerinin donmuş bakışları altında içerde bulduğu, tam da üzerine oturan mayosuyla ve omzunda plaj havlusuyla çıkıyor bizim genç boyacı. Yaşlı boyacılar tek kelime edemiyorlar. Sadece gözleriyle takip ediyorlar havuz başına doğru yürümeye başlayan genç boyacıyı.
Genç boyacı kurşun geçirmez tavırlarla havuz başını bir baştan bir başa geçip, üzerinde havlular olan şezlongların hemen yanına kuruluyor.

- Bu Çetin beylerin torunu muydu? Hani geçen gün caddede görmedik mi?
- Yok yok bu çocuğun adı Kerem. İtü’den. Benim bir arkadaşım hoşlanıyordu sanırım bundan.
- Aaa olur mu kızım! Bu çocuk bizim yat limanındaki çocuk değil mi? Görmüştük hani geçen sefer bizim teknede güneşlenirken.

diye bir dedikodu başlıyor derinden derinden yan taraftaki kızların arasında. Derken garsonlardan bir tanesi hızlı hızlı adımlarla bizim boyacıya doğru yöneliyor. Kenardan izleyen yaşlı boyacılar kafalarını uzatıyorlar, gözleri kısılıyor, suratları sanki ekşi bir şey yemiş gibi bir hal alıyor. “Bizim çocuk şimdi mahfoldu!” diye düşünüyorlar. Fakat mayolu boyacı hiç oralı değil. Gelen garsonla bir şeyler konuşuyor gözlerini bile açmadan. Güneşlenmeye devam ediyor. Sanki her gün burada bizim boyacı, bütün hilelerini biliyor bu zengin dünyanın. Garson yine hızlı adımlarla uzaklaşıyor. Yaşlı boyacılar hala çok heyecanlı, kendilerinin de başlarının belaya gireceği endişesiyle kalpleri güm güm atıyor. Mayolu boyacı ayağa kalkıyor sonra. “Artık bu deliliğe bir son verip dönmesi ve hemen kıyafetlerini giyip hiç bir şey olmamış gibi yapması lazım ki ancak belki o zaman paçayı kurtarırız.” diye düşünüyor yaşlı boyacılar. Fakat mayolu boyacı ne yapıyor? Daha neler? Artık bunu yapamaz. Evet evet havuzun kenarına yürüyor, önce biraz geriniyor, kızların suskun ve yaramaz bakışları arasında kendini sulara bırakıyor. Suyun dibinden yüzüyor karşı tarafa kadar. Havuzun soğuk suyu boyacılığa dair ne var ne yoksa silip atıyor gencin üzerinden. Diğer taraftan çıkıyor bizim boyacı, üzerinden soğuk sular boşalıyor. Yaşlı ağabeyleri bile şüpheye düşüyor. “Bu çocuk herhalde bize oyun oynadı aylarca!” diye düşünüyorlar.

Elindeki tepside buz gibi bir bira ve dumanları tüten bir yemekle çıkageliyor bizim garson yine hızlı adımlarla. Mayolu boyacının ufak bir işaretiyle elindekileri masaya bırakıyor. Hemen yan masada duran ufak kağıdı gösteriyor genç boyacı. Yan masanın hesabına yazdırıyor yediklerini namussuz. Garson kendine fazla hakim bu tavırları sorgulayamıyor. Ekliyor sahipleri havuzdaki sezlongların hesabına birayla yemeği.

Kenardaki ağabeyleri olayı izledikçe hala gözlerine inanamıyorlar ve fakat yüzlerindeki korku dolu ifadeler yerlerini gurur dolu ifadelere bırakıyor. Sanki genç boyacı yedikçe, içtikçe onların boğazından geçiyor, kızlar onun hakkında konuşup, kıkırdadıkça sanki onlar flört ediyorlar kızlarla. Hiç kimsenin bakmadığı bir anda elindeki birayı kenardaki ağabeylerine doğru kaldırıyor bizim mayolu boyacı. Kenardakiler de elerindeki kola kutuları ile ona karşılık veriyorlar ama ağızlarından kaçırdıkları heyecan dolu sesler yüzünden hemen pısıyorlar yine yerlerine. Birbirlerini sakinleştiriyorlar korkarak, etrafa kaçamak gülüşler atmaya da devam ediyorlar bir yandan.

Yemeğini yiyor, birasını bitiriyor. Ayağa kalkıp kızların yanından son bir defa geçip, soyunma kabinlerine gidiyor ve boyacı kıyafetlerini giyerek görünmez oluyor yakışıklı genç boyacı. Havuzdakiler bir daha görmüyorlar yakışıklı mayolu genci; sadece diğer boyacı arkadaşları görebiliyor onu artık.

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Kısmet

Beyoğlunda çalıştığı kahve dükkanından müdürüne gözükmeden çıktığında saat nerdeyse sekizi gösteriyordu. İstiklal Caddesi’nden Taksim’e doğru yürümeye başladı. Dükkandan uzaklaşırken, arkamdan seslenirse bile duymamazlıktan geleceğim diye düşündü. Ama bunu yapamayacağını biliyordu. En azından bir kaç yüz metre ilerleyene kadar arkasından gelip kendisini geri çağırıp boş işlerle uğraştırabilirdi müdürü Kısmet’i. Geçen haftasonu yine böyle kaçtığında yakalanıp uzun uzun azarlanmıştı. Bana söylemeden nereye çıkıyorsun diye kızmıştı müdürü. Halbuki bu akşam kardeşi Melek ve yakın arkadaşı Zeynep ile İstanbul’a gelmiş ünlü bir müzik gurubu için bilet almışlardı. Konser Maslak’ta Parkorman’da olacaktı. Gurubu bildiği filan yoktu ama çok eğlenmek istiyordu bu gece. Ben çıkıyorum diye haber verip risk almak istememişti. İzin vermezse elimden bir kaza çıkar, bu gece kovulurum. Geceyi işsiz geçirmektense pazartesi kovsun beni diye düşünmüştü. Bugün sabaha kadar eğleneceğim sonra da yarın uzun uzun uyuyacağım. Eve gidip hazırlanmak için çok kısa zamanı vardı. Melek ile Zeynep sürekli cep telefonunu çaldırıp kapatıyorlardı. Onlar evde çoktan hazırlanmış, Kısmet’i bekliyor olmalıydılar. İyi ki kontörleri yok diye düşündü. Yoksa kesin kavga ederdim telefonda Melek ile. Nerdesin diye bağırmaya başlardı Melek. O zaman gitmek bile istemeyecekti konsere. Geceye kadar çalışmak zorunda kalıp, sonra da pişman olacaktı. Sanki benim suçum diye düşündü.

İşinden sıkılma dönemlerine girmişti bile. Genelde üç beş ay çalıştıktan sonra iş yerinden ya sıkılıyor ya da birileriyle kavga edip kovuluyordu. Kahve dükkanında çalışmaya başlayalı daha iki ay bile olmamıştı ama müdürü ile arası fenaydı. Kısmet’e sürekli fazla mesai yaptırıyordu. Nasıl oluyor da bu kadar büyük bir şevkle çalışıyor diye düşündü Kısmet, Taksim meydanına doğru yaklaşırken. Kendi dükkanı değil ki! Ben kendi dükkanım olsa bile bu kadar çok çalışamazdım herhalde. Ayrıca kim oluyor da yanında çalışanlara kötü davranıyor? Aptal herif!

Annesi geldi bir an için aklına. Geçen sene vefat eden annesi. Kısmet, annesi ve altı kız kardeşi ile birlikte Cihangirde yaşıyordu, annesi vefat etmeden önce. Annesi önceki sene evde yalnız banyo yaparken kalbinden rahatsızlanıp ölmüştü. Kısmet eve geldiğinde Melek’in banyoda sessizce ağladığını duymuş, hemen yanına gitmişti. Annesinin çıplak ve cansız bedenini görünce bir anda ne yapacağını şaşırmış, bir süre donakalmıştı. Sonra Melek’in çıkarttığı seslerin yavaş yavaş ağlamaktan çok bir krize dönüşmesiyle kendine gelmişti Kısmet. Kardeşinin önüne yere çömelip:

-Melek! Bana bak! diye Melek’i kollarından tutup sarsmıştı.

Melek git gide zor nefes almaya başlayınca hemen yanındaki musluğu açıp eliyle kardeşinin yüzünü ıslatmıştı. Sonra Melek’i zorla kaldırıp dışarı çıkartmış, üst kat komşuları Refiye Teyze’ye götürmüştü. Ona durumu soğukkanlılıkla anlatıp Melek’i emanet etmiş, ambulans çağırmalarını istemişti. Sonra diğer kız kardeşleri gelmeden annesiyle belki son defa yalnız kalabilmek için yanına koşmuştu. Çocukça bir umutla girmişti tuvalete, belki annesi kalkmıştır diye. Ama yerdeydi annesi. Cansız yatıyordu. Hemen gidip hafif ıslak yere annesinin yanına uzanmıştı. Küçükken yan yana yatıp sohbet ettikleri gibi annesiyle yüz yüzelerdi. İçerden sesler gelmeye başlayana kadar annesine söylemek istediği bir kaç cümle sıralayabilmişti. Sesleri duyduğu zaman içeri gidip salondaki yemek masasının sandalyelerinden birine oturup saatlerce hiç yerinden kalkmamıştı. Ordaydı ama duymuyordu çığlıkları, ağlamaları. Annesiyle konuşmaya devam etmişti içinden o bir kaç saat boyunca. Annesi de onunla konuşuyor gibi gelmişti Kısmet’e.

Taksim Meydanına geldi. Otelin yanından Cihangir tarafına doğru yokuş aşağı yürümeye başladı. Çocukluğu buralarda geçmişti. Kısmet daha bebekken ailesi Trabzon’dan İstanbula gelmişti. Cihangirde annesinin babasından kalma bir evleri vardı. Dedesi İstanbul Trabzon arasında, işi gereği çok gidip geldiğinden Cihangir’de bir daire almış, fakat ne karısına ne çocuklarına, kimseye söylememişti. Ancak öldükten sonra ortaya çıkmıştı Cihangir’deki Kısmet’in çocukluğunun geçeceği daire. Ailenin İstanbul’a taşınması için bir bahane olmuştu bu. Taşındıktan hemen sonra Melek dünyaya gelmişti ailenin en küçüğü olarak. Kısmet on yaşındayken annesi ile babası ayrılmış, babası üç ay sonra başka bir kadınla evlenmiş, Göztepe’ye taşınmıştı. Kızlardan sadece büyük ablaları Hicran, babalarıyla samimiydi. Ne Kısmet ne Melek babalarından pek haber almıyorlardı. Anneleri hiç bir zaman anlatmamış olmasına rağmen babalarının evlendiği kadınla annelerini aldatmış olduğundan eminlerdi. Yoksa üç ayda nasıl evlenebilirlerdi? Annesini kaybettikten hemen sonra ablaları başka evlere taşınmış, Kısmet ile Melek yalnız kalmıştı. Artık yirmili yaşlarında olduklarından ablaları onları yalnız bırakabilmişti. Zaten en küçük iki ablası Firdevs ile Şirin hemen üst katlarında Refiye Teyzelerinin eski dairesinde oturuyorlardı. Refiye Teyzeyi çocukluklarından beri anneanneleri gibi bilmişlerdi. Annelerinin ölümünden kısa bir süre sonra o da vefat etmişti. Artık apartımanda oturan insanların çoğunu tanımıyorlardı. Çocukluklarındaki insanlar bir bir taşınmış, yerlerine koridorda görünce hiç konuşamadıkları soğuk yabancılar yerleşmişti.

Evinin sokağına geldi. Yokuş aşağı elli metre kadar yürüyüp çocukluktan beri alışveriş yaptığı bakkalın önünden hızlanarak geçti. Konuşmak istemiyordu Sami Amca’yla. Hem acelesi vardı hem de canı sıkkındı işten dolayı. Sami Amca kesin “İşin nasıl memnun musun?” diye soracaktı, Kısmet de yalan söyleyemeyecek ve uzun bir nasihat dinlemek zorunda kalacaktı.

Bakkalı geçtikten yirmi metre sonra apartımanın kapısına geldi. Kapı her zamanki gibi itince açıldı. Eski apartmanın kokusunu içine çekip, yürünmekten aşınmış mermer basamakları çıktı. İkinci kata geldi. Merdivenlerde çıkarttığı anahtarını tam kilide sokarken, kapı büyük bir hızla ardına kadar açıldı. Karşısında Melek öfkeli bir ifadeyle duruyordu. Kapıyı ardına kadar açık bırakıp içeri gitti.

“Hadi. Çok geç kaldık!” dedi arkasına bakmadan koridorda yürürken. Sonra banyoya girdi.

Melek’in her zamanki gibi bağırıp çağırmaya başlamaması Kısmet’in hoşuna gitti. Büyüyor kardeşim, diye düşündü.

Kısmet artık evin dağınıklığına alışmıştı. Salonda yıkanmayı bekleyen kıyafetler, yaşlı büfenin önündeki yemek masasının üzerine yığılmıştı. Nerdeyse bir metre yüksekliğindeki kıyafet yığınının içinden zaman zaman bazı kıyafetleri tekrar giymek üzere çekip alıyorlardı. Zamanında hem Kısmet hem Melek mağazalarda çalışmışlardı. Şimdi de Zeynep büyük bir alışveriş merkezinin lüks kadın giyim mağazalarından birinde çalışıyordu. Melek başta olmak üzere hepsi kazandıkları paraların büyük bir bölümünü yeni kıyafetler almak için harcıyordu. Hangi gömleğin birinin, hangi eteğin diğerinin olduğunun pek önemi yoktu. Üçü de yakın ölçülere sahip oldukları için kıyafetler çoktan karışmıştı. Zeynep normalde ailesi ile yaşamasına rağmen haftanın üç ya da dört günü Kısmet’lerde kalıyordu. O da kendi kıyafetlerini Kısmetlerin evinde bırakırdı çoğu zaman. Ailesi çok hoşlanmasa da söz geçiremiyorlardı artık kızlarına.

Daracık banyonun ufak yuvarlak aynasında Melek ile Zeynep yan yana durmuş hiç konuşmadan makyaj yapıyorlardı. Kısmet banyonun önünde bir an duraksayıp kızları izlemeye başladı. Zeynep, ikisinden de biraz daha uzun boyluydu. Koyu kahverengi küt saçları, büyük gözleri vardı. Güzel yüz hatları olmasına karşın çekici bir kız olduğu söylenemezdi. Melek’in de kısa ve küt saçları vardı fakat sarışındı. En çok Melek benziyordu annesine. Yüzünde her zaman karşısındakini dinlemiyormuş gibi gözüken baygın bir ifadesi vardı. Sanki her zaman dikkati başka yerlerdeydi. Güzel gögüsleri, ince beli, biraz fazlaca büyük olduğunu düşündüğü kalçaları vardı. Zeynep, Melek’e takılmak istediği zamanlarda kıçına bir tokat indirip “Yavruuum!” diye yanından geçmeye bayılırdı.

Kısmet aralarında en güzel olandı. Sırtına gelen sarı saçlarını çoğu zaman toplardı. Güzel gözleri, biraz büyük ama çok çekici görünen bir burnu ve erkeklerin genelde iltifat ettiği dolgun, pembe dudakları vardı. Kendisi de dudaklarını çok beğenir, ne zaman fotoğraf çektirse önce dudaklarını incelerdi. Aynı Melek gibi Kısmet’in de teni beyaz ve pürüssüzdü. Çekici vücudunun en öne çıkan yanı Melek gibi göğüsleriydi. Göğüslerini öne çıkaran kıyafetler giymeye bayılırdı. Bazen Zeynep, Kısmet makyaj yaparken bir kenarda oturup uzun uzun izler, erkek olsaydı Kısmet’ten başka kimseyi düşünemeyeceğini söylerdi. Hatta bazen kız halimle bile niyeti bozuyorum Kısmet’im! diye de takılırdı Kısmet’e. Melek, Zeynep’in Kısmet’e olan ilgisine bazen bozulsa da bu çok uzun sürmezdi. Ara sıra bana neden böyle asılmıyor? diye geçirdiği olurdu içinden ama sonra kendisine gülerdi.

“Kardeşine hemen giyinmesini söylemezsen kafasını kıracağım!” dedi Zeynep.
“Tamam be, tamam giyiniyoruz! Biraz geç kaldık, amma uzattınız” dedi Kısmet gülerek ve odasına yönelirken banyonun ışığını kapattı. İçerden bir çığlık koptu. Melek ablasına bir kaç küfür sallarken Zeynep bu hareketi ne kadar çocukça bulduğundan filan bahsetti.

Zeynep, Melek ve Kısmet’le olduğu için mutlu hissediyordu kendisini. Konsere gitmese de olurdu. Sabaha kadar oturup sigara içip sohbet edebilirdi kızlarla. Fakat diğerlerine bu fikrin pek cazip gelmeyeceğini bildiği için kendisi de konser için heyecanlı gözükmeye çalışıyordu. Bunu farketmek bazen kırıyordu Zeynep’i ama bu gece neşesini hiç bir şey kaçıramazdı.

Konser alanının önünde taksiden inerlerken üçü de çok keyifliydi. Taksicinin tepkilerinden nasıl gözüktüklerini anlamaya çalışırdı hep Kısmet. Eğer taksici devamlı sohbet etmeye çalışırsa çok güzel olmuşuz, derdi. Ama eğer taksici hiç konuşmayıp yola bakarsa o zaman memnun olmazdı, hatta bazen kendisi taksiciye takılırdı. Zeynep en ürkekleri olarak zaten süslenip taksiye binerken tedirgin olduğu için arka koltukta Kısmet’in kolunu sıkıp “Kes sesini!” demeye getirirdi Kısmet’e. Kısmet ise:

“Abi bu yanımdaki müşteri kolumu sıkıyor. Taksicilerden korkuyormuş” gibi Zeynep’i çok utandıran laflar ederdi.

Taksiciler bazen hiç oralı olmaz, bazen de kahkahalar atarak başlarlardı Kısmet ile sohbete. Kısmet konuşmadan duramazdı taksicilerle. Hep memleketlerini sorar, Trabzonlu bir taksiciye denk geldilerse bazen yolu bile uzatırdı memleketten bahsetmek için. Trabzona annesi ölmeden önce sadece bir kaç kere tatile gitmişlerdi ama Kısmet orada çok mutlu oluyordu. Melek ise hemen İstanbula dönmek için sızlanıp duruyordu çoğu zaman. Yapacak hiç bir şey olmadığından bahsedip, Kısmet’in gerçekten keyif alıp almadığını anlamaya çalışıyordu. İnanamıyordu Trabzon’da kız kardeşinin eğlenebilmesine. Ne vardı ki orada?

“Kızlar taksicinin bakışlarından, bu gece taş gibi gözüktüğümüz sonucunu çıkarttım. Özellikle sen Zeynep. Adam devamlı seni kesti.” dedi Kısmet konser alanının kapısından içeri girdikleri anda. Kendilerine bakan erkeklerin sayısı tetiklemişti aslında bu lafı söylemesi için kendisini. Ayrıca Zeynep’i biraz dolduruşa getirmek iyi oluyordu böyle gecelerde çünkü yeterince kendine güvenmediğini düşünüyordu Kısmet. Bazen biri gelip Zeynep’le tanışmaya kalktığı zaman panik olup, çocuğu tersleyip, sonra da pişman oluyordu. Bütün gece boyunca terslediği bir çocuktan bahsedip, ne kadar aşık olduğunu anlatmıştı bir keresinde. Çocuğu bir daha göremeyince zamanla aşkı da bitmişti.

“Ya Kısmet saçmalama, adamlar zaten aç gibi bakıyorlar herkese. Allahın taksicisi baksa ne olur ayrıca!” dedi Zeynep ama hoşuna gitmişti Kısmet’in söylediği. Kısmet’in de istediği bu kadardı zaten.

Bir kaç içki içip